İletişim   Sarıyer TV
Sarıyer Belediyesi
contetns

PROF. DR. MERİÇ ALBAY İKLİM KRİZİ VE SU SORUNUNA KARŞI UYARDI!

22.03.2021
Kuraklık tehdidiyle karşı karşıya olan İstanbul’da ocak ayında baraj doluluk oranları son on yılın en düşük seviyesine geriledi. İklim krizi iyiden iyiye kendini hissettirirken, bireylere ve kurumlara düşen görevleri anlatan İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz ve İçsu Kaynakları Yönetimi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Meriç Albay; kontrolsüz nüfus artışından, yanlış yapılaşmaya ve onu takip eden bilinçsiz su tüketimine karşı çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Türkiye’de, özellikle de İstanbul’da iklim krizinin etkileri gün geçtikçe daha fazla kendini hissettiriyor. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İSKİ) yayınladığı verilere göre kış aylarında yeterli yağışı alamayan İstanbul’da barajlardaki su seviyesi 19,16'ya kadar düşerek son on yılın en düşük seviyesini gördü. Şimdilerde oranlar yüzde 50’lerin üzerine çıksa da uzmanlar bunun sevinmek için yeterli olmadığı görüşünde. Konuyla alakalı Sarıyer TV’ye değerlendirmelerde bulunan İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz ve İçsu Kaynakları Yönetimi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Meriç Albay, küresel iklim değişikliğinin vurduğu İstanbul’da kritik tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. Albay, birçok ülkede suya ulaşamayan çocukların yaşamını yitirdiğini belirterek, “Bir an önce önlem alınmazsa Türkiye’de de su sıkıntısı daha ciddi boyutlara ulaşabilir ve biz de 10-15 yıl sonra bu tür sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz” dedi.

DAHA DA SIKINTILI DURUMLARA DÜŞECEĞİZ

Aslında ülke genelinde bir sıkıntı var. Bu da ülkemizin su kaynaklarının sınırlı olmasından kaynaklanıyor. Artık ezberlediğimiz bir rakam var. Kişi başına düşen su miktarı yıllık aşağı yukarı 1. 400 metreküp. Bu miktar oldukça az ve giderek azalmaya devam ediyor. Nüfus artıkça bu miktar giderek azalmaya devam edecek ve daha sıkıntılı durumlara düşeceğiz.

RAKAMLAR BİZİ KORKUTTU

İstanbul, İzmit, Bursa ve Tekirdağ çevresi, ülke nüfusunun neredeyse 4’te birini bünyesini bulunduran bölgeler. Buralardaki su miktarı belli olmasına rağmen sürekli göç almaya devam ediyor. Bunun anlamı; var olan yetmezken siz her yıl yeni gelen kişilere su bulmak durumundasınız. Bir de yeterince yağış düşmediği için barajlardaki doluluk oranı gittikçe azalmaya başladı. Bu sene 9 Ocak’ta yüzde 19’a düştü su miktarı. Bu oldukça düşük bir rakam dolayısıyla korkmaya başladık. Ama son haftalarda düşen yağışla birlikte bu seviye yeniden yükseldi.

YAPILAŞMA SIKINTI YARATIYOR

Şu anda en kötü durumda olan barajlarda bile yüzde 20 oranında su olduğu gözüküyor. Ama bu yetmez. İstanbul barajlarında ortalama yüzde 40 oranında su var yani kalan yüzde 60’lık kısım hala boş. Bu durum bizi korkutmalı aslında. Yani bizim şu anda yüzde 50’lerin üzerinde olmamız gerekiyordu. Tek umudumuz bahar yağmurlarıyla birlikte barajların dolması. Fakat asıl sıkıntılı durum şu. Betonlaşan bir İstanbul görüyoruz, yeşil alanları sürekli kaybediyoruz. Barajların etrafındaki yapılaşma sıkıntı yaratıyor. Yağan yağmur barajlara doğru akışa geçemiyor, barajları dolduramıyor. Bu ciddi bir sorun. Yağan her yağmurun barajları doldurmasını bekliyoruz ama çoğu zaman akışa geçmediği için barajlar ne yazık ki dolmuyor. Bence bunun üzerinde düşünelim ve dikkatli olalım. Ömerli, Terkos ve Büyükçekmece yavaş yavaş yüzde 50’lere yaklaşmaya başladı ama bu oldukça yetersiz.

SULAR DETERJAN ATIKLARI İLE KİRLENDİ

Türkiye’deki pandemi su krizine hem olumlu hem de olumsuz yönde etki yaptı. Olumlu yönü fabrikalarda endüstriyel amaçlı su kullanımı oldukça azaldı. Fakat evsel su kullanımı oldukça arttı. İnsanlar zamanını evde geçiriyor, suyu hijyen amaçlı kullanıyorlar. Bir de zaman zaman çok gereksiz bir şekilde Türkiye genelinde sokakların deterjanla yıkanması oldu. O deterjanlar göllere ve akarsulara karışıyor ve oraları kirletiyor. Zaten az olan suyumuz bir de deterjan atıklarıyla kirleniyor. Buna gerçekten hiç gerek yoktu. Beni sevindiren ise şu oldu. Akarsularda kirliliğin azalmasından dolayı daha önce yaşamayan balıkları görmeye başladık. Fabrika atıklarıyla kirlenmeyen dereler yeniden yaşar hale geldi.

KONTROL EDİLEMEYEN NÜFUS ARTIŞI VAR!

Örnek şu olmalı bence. Batı ülkelerine bakmak lazım. İstanbul o ülkelerin çoğundan beş-altı kat daha fazla büyümüş. Buna hakkımız yok. Bir şehir bu kadar göç almamalı. Biliyorsunuz Trakya bölgesinde su kalmadı hepsini İstanbul’a taşıdık. Havzalar arası su taşınarak susuzluk sorunu çözülmeye çalışıldı. Oysa ki derelerin kendi mecrasında akma özgürlüğü var. Orada göç eden balıklar var, biyo çeşitlilik var. Siz bir tarafı kurtarırken diğer tarafı öldürüyorsunuz. 1950’lerde 1.1 milyon civarında olan nüfus şu anda 17 milyona gelmiş. Gerçekten şu anda İstanbul’da kontrol edemediğimiz bir nüfus artışı var. Bu devam ettikçe biz her yıl acaba suyumuz yetecek mi endişesi yaşayacağız. İstanbul’da artık yapılaşmanın durdurulması, yeşil alanların korunması lazım, barajların etrafının korunması lazım. Aksi takdirde ben sürdürülebilir bir durum olduğunu düşünmüyorum. Marmara Bölgesi’ndeki su bütçesi belli, İstanbul’daki su bütçesi belli. Ama nüfus sürekli artıyor İstanbul’da. Bunun durdurulması lazım. Ben sorunun çözümünü nüfus ve şehir planlamasında görüyorum.

HER LİTRE MİLYONLARCA METREKÜP SUYA DENK GELİYOR

Vatandaşın şunu bilmesi lazım; eğer size üç çift ayakkabı yetiyorsa dördüncüsünü almamanız lazım. Çünkü bunları üretmek için binlerce litre su harcanıyor. Ayakkabınız için, kazağınız için, telefonunuz için kısacası kullandığınız her şey için su harcanıyor. Yediğiniz, içtiğiniz şeyler için su kullanılıyor. Vatandaşın buradan başlaması lazım. Kullandığımız su miktarını kısıtlamamız gerekiyor. Örneğin; 20 dakika duş alıyorsak bu nu 7-8 dakikaya düşürmemiz lazım. Harcanan her litre su toparladığınız zaman milyonlarca metreküp suya denk geliyor. Belediyelerin de kayıp kaçak oranı varsa bunu düşürmesi lazım. Yavaş yavaş bilinç ortaya çıkmaya başladı. Yağmur sularının toplanması, bu suların bahçe sulamasında kullanılması, mümkünse tuvaletlerde gri suyun kullanılması bunlar güzel şeyler ve bunlara mecburuz artık. Türkiye’de suyu oldukça kısıtlı. Bu nedenle gri su kullanımını artırmak lazım. Birinci sınıf kalitesindeki suyu sanayide kullanmamak lazım. Artık bizim sanayide , endüstride kullanılacak kadar bol suyumuz yok. Mümkün mertebe minimalize etmek lazım. Deniz suyu kullanılabilecek noktalarda deniz suyu kullanmak lazım.

BİRÇOK AKARSUYUMUZ VE GÖLÜMÜZ KURUDU

Şu anda birçok bakanlık ve kurum su yönetiminde yetkili. Bunlar tek elde toplanırsa su yönetiminde daha sürdürülebilir, daha hızlı ve daha kavramsal bir yönetim planı olur. Aksi takdirde barajlar yapılırken biliyorsunuz özellikle balık göçü ile alakalı ciddi problemler yaşıyoruz. Balıklar göç edemiyorlar, biyo çeşitliliğimiz tehlike altına giriyor. Oysa bunlar tek elde yönetilirse daha sürdürülebilir bir yöntem olmuş olur. Şu anda biliyorsunuz ekosistem temelli su yönetimini bilmediğimiz için birçok akarsuyumuz ve gölümüz kurudu.

BİR TEHLİKE DE: SİYANOBAKTERİLER

İklimsel değişim nedeniyle zaman zaman sığ göllerde ve içme suyu rezervlerinde siyanobakteriler ortaya çıkıyor. Bunlar toksin ürettiği için sağlık sorunlarına yol açabiliyor. İçme sularında bunun arıtılması mümkün. Bunu şu anda başarıyla uygulayan belediyelerimiz mevcut. Sadece içmekle değil o suda yüzerken bile o bakteriler sizlere bulaşabilir. Maalesef Türkiye’de, tıpkı dünyada olduğu gibi bu bakteriler artıyor. Siyanobakteri yönetimi mümkün. En azından bu bakterinin artığı zamanlarda uyarılarla o sularda yüzmek yasaklanmalı. Tüm dünyada sistem böyle işliyor, bizim de yapmamız mümkün.

SU YOKSA HAYAT YOK

Türkiye maalesef iklim krizi konusunda coğrafik olarak şansız. İklim krizi bizim coğrafyamızı, özellikle Akdeniz coğrafyasını daha çok etkiliyor. Kuzey ülkelerini; İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye gibi o çanakta yer alan ülkeleri daha çok etkiliyor. Dikkat ederseniz bu ülkelerde su da oldukça az. Bir taraftan da iklimsel nedenlerle sıkıntı daha artıyor. O nedenle su yönetimi en önemli maddelerimizden biri olmalı. Sektörel paylaşımların çok iyi yapılması lazım. Dolayısıyla bizim bu senaryoları doğru bir şekilde yönetmemiz gerekiyor. Eğer bunları yapmazsak ne yazık ki iklim krizi bizi çok fazla etkileyecek. Gelecekte İstanbul başta olmak üzere birçok ilimizde su krizi çıkacağı muhakkak. Biz bunu doğru planlamazsak İstanbul gibi suyu çok tüketen büyükşehirlerde insan sağlığını tehlikeye atmış olacağız. Şu an birçok ülkede çocuklar daha beş yaşına gelmeden ölüyorlar. Çünkü hijyeni sağlamak durumundasınız. Türkiye’de de su sıkıntısı daha ciddi boyutlara ulaşabilir ve biz de 10-15 yıl sonra bu tür sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz. Alternatif su kaynaklarını devreye sokmak kadar, mevcut kaynakları kullanmak konusunda da dikkatli davranmak lazım. Bu konuda büyük yanlışlıklar yaptığımızı düşünüyorum. Bu nedenle biz küçük yaşta bu bilinci kazandıralım ki, çocuklarımız suya dokunurken beş defa düşünsünler. Çünkü su yoksa hiçbir şey yok, hayat yok.

İSTANBUL’UN TEK YAŞAYAN DERELERİ SARIYER’DE

Bakanlıklarla ve belediyelerle çok sayıda proje yürütüyoruz. Proje yürüttüğümüz kurumlardan bir tanesi de Sarıyer Belediyesi. Sarıyer’in özelliği, sınırları içinde yer alan dereler İstanbul’un belki de tek yaşayan dereleri. Hala bir biyoçeşitlilik var. Yerel yönetim de bu hayatın devam etmesini oldukça önemsiyor. Üniversitelerle belediyelerin bir arada çalışmasının avantajı şu; halka dokunmak daha kolay oluyor. En büyük motivasyon kaynağımız bu.

VATANDAŞA GÖRE İKLİM KRİZİ KORONADAN TEHLİKELİ

‘Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı 2020’ araştırması çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Buna göre; Türkiye’de her iki kişiden biri iklim krizinin virüsten daha büyük bir kriz olduğunu düşünüyor. Her 10 kişiden yedisi iklim değişikliği için endişeli olduğunu belirtiyor. Toplum corona virüs sonrası ekonomik toparlanma için tarım ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapılmasını istiyor.